9 Mart 2011 Çarşamba

Xavier Dolan



  Doksanlarda çocuk olmayı değil de, doksanlarda 21 yaşında olmayı hiç düşündünüz mü? Sevdiğiniz grupların kasetlerini satın aldığınızı, ya da adını ve birkaç çekme kasetten şarkılarını bilmekten öteye, onların yüzlerini dahi görmediğiniz o doksanlarda 21 yaşında olmayı düşündünüz mü? Mesela  Breakfast Club’da ya da Dazed and Confused filmlerinden birinde 21 yaşında olsaydınız kim olurdunuz? Breakfast Club’ daki Andrew mü? Yoksa Dazed and Confused deki Randall mı? Peki ya doksanlarda sanatçı/ üniversite öğrencisi karakterlere ne demeli? Aklınıza Woody Allen’ ın filmlerindeki komik tiplemelerden bir kaçı dışında hiç gelmemesi olası… Peki ya 2000’lerde 21 yaşında olmak ne demek? Artık (yani 2010’ larda) bir John Hughes filminde olmak herhalde yerini sanatçı, geniş seksüel kimlikli veya ‘hipster’ olmaya çoktan bıraktı…
     İşte Xavier Dolan’ ın sinema ile alakası da tam burada başlıyor. 89 yılında Kanada’ da oyuncu bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Dolan, genç yaşta üç dört filmde rol alarak sinema hayatına başladı. 17 yaşına geldiğinde koleji bırakıp algısını sinemaya yönlendiren genç yönetmen adayı, bundan yaklaşık 2 sene sonra, yalnız 19 yaşında, ilk filmi olan 16 yaşında yazdığı yarı otobiyografik J’ai tué ma mère ‘i çekti.
     Dolan’ın ilk yapımı J’ai tué ma mère, 800.000$ bir bütçeyle yapılmış. Kendi author sinemasını oluşturmaktan ziyade bu ilk film, Jarmusch’ un  “Hiçbir şey orijinal değildir, ilhamla çınlayan veya hayal gücünüzü besleyen her yerden çalın.” doktrinini bir gencin annesiyle husumeti ve cinsel tercihleri üzerine inşa ediyor.
     İkinci film Les amours imaginaires (Heartbeats) ‘ in senaryosu ise; filmin diğer iki (Marie ve Nicolas) karakteriyle beraber Dolan’ ın yaptığı bir Amerika gezisi sonrası kafa kafaya verilerek hazırlamış. ilk filmin devamı niteliğini taşıyan bazı özellikleri (Wong Kar Wai slowmotionları, Aronofsky-esque sırt-takip çekimleri) içinde barındırmasına rağmen aslında Dolan’ ın yeniyetme bir sinema öğrencisi oluşunu aşamayan türden bir şey. İlk filmde dikkatle hazırlanmış olan intro’ ya benzer bir şey bu filmde göremiyoruz. Fakat, dolan sinemasının kurtarıcısı 2000’li yıllar,  Dolan’ ın “yaptım oldu” cu bir yönetmen olduğuna işaret eden bir şekilde, bize vlog mantığı ile dizayn edilmiş bir giriş sunmakta. Bu girişin yalnızca karakterlerin bilinç akışını izleyiciye bir blog ya da tumblr yazısı halinde olması ise dikkatlerden kaçmıyor. İlk filmde protagonist, ikinci filmde ise yan karakterler bizi olayın içine almaktan ziyade sadece tepkimizi, hissetiğimizi ölçmemizi sağlayan kişiler. Sanki bizden bir onay ya da “like” bekleyen gibi. Çünkü zaten anlattığı olayların sıradanlığındaki iniş çıkışlarla ilgilenen bir yönetmen var karşımızda. Karakterleri ontolojik ya da psikanalitik olarak incelediğini söylemek de güç. Onun için olaylar “anneyle kavga eden oğul” ya da “aynı erkeğe aşık olan bir erkek ve bir kadın” yüzeyselliğinde.
     Tabii bu sinema parodisinden çıkıp; günümüz parodisi haline gelen vlog cüretkârlığı, bize Dolan’ ın filmlerinde her şeyin bugün ile alakalı bir fetiş unsuruna dönüştüğünü gösteren ufak bir ayrıntı. Bir fikrin filmde yer alabilmesi için kontekste uygun olması yeterli oluyor. Durum böyle olunca da fikirler kısa pasajlar halinde dahi önünüze çıkabiliyor.  Onunla birlikte tüm dünya buna “estetik” derken, filmin ritmi kaçıyor ve iki filmdeki fazla kaçmış makyajlar oldukları tartışılmaz oluyor. Mesela Heartbeats de; Niko ile Marie’ nin karşılaştığı sahnede, Marie ‘nin giydiği ceket ve sigarayla duruşu; Tenenbaums’ a kadar giden bir yol olabilir sizin için. Ya da kameranın karakterler üzerinde dolanan yakın planları fetiş unsurları açısından bir kılavuz…  Modern bireyin tezahürü olan bu fetiş unsurlarını bunu üçgen arzu* olarak niteleyebiliriz. Özellikle ilk filmdeki ürkekliğini ikinci filmde zaman ve tüketicinin etkisiyle çoğunlukla üzerinden atııyor. Audrey Hepburn, retro kıyafet reyonları, Bang Bang, James Dean vesaire… Bunların Dolan filmlerinde doxa yeri bana kalırsa çoğu zaman bilinçsiz ve anlatıcının gündelik hayatından kotarılarak sunuluyor. Çünkü author çoğu zaman ne yaptığını önemsemeyen, sınıfsal olarak üstte olduğunu hissettiren bir tavırda.
     Ve bana kalırsa genç yönetmenin en büyük eksikliği günümüz toplumunun ya da bireyinin ilişki mefhumunu bu denli deşip(!), bunu yalnızca üzerinden geçecek kadar sunabilmesi. İki filminde de ; 20 yaş bunalımı ve cinsel tercihler yalnızca bir duygusal tüketim aracı.  Fakat buna dair söylemin etkisinin heyecanlı bir gösterim kadar olduğunu izleyici rahatça seziyor olmalı. Çünkü elimizdeki iki film tamamen her şeye sahip, maddi açıdan noksansız olan karakterleriyle, en temel içgüdüsel arzuyu (temas etmek, benliğin doksa’yla üçgen arzu ilişkisi vs.) ruhla bütünleştirememiş ve yalnızca zamanın düzensiz akışında kendine bir özne edinmiş (aslında satın almış) bireyi okumaya çalışıyor. (Bizim gördüğümüz bir noktada sadece Dolan’ın kendi cemaati). Ve iç dünyalardaki bu düzensizlik tekrar tekrar, onun bize fragman halinde sunduğu kolajlar ya da  parametrelerde sorgusuz sualsiz yalnızca baş göstermeye devam ediyor. Ki Heartbeats (katiyen the Dreamers ile ya da Jules et Jim ile karşılaştırılmamalıdır) bu açıdan; ilk filmdeki klişe aile dramının ötesine geçebilmesi gereken bir metin gibi aslında. Fakat bu noktada ruh beden uyumsuzluğu ve grotesk oyunculuk, kamera kullanımındaki yeniyetmelikle beraber gözümüze bayağı batıyor. Karakterlerin temas edişlerinde gördüğümüz yalnızca “bu adam bu adama aşık” ya da “bu kadın bu adama aşık” ile sınırlı. Oysaki en basiti Truffaut’ nun Jules et Jim’ indeki sinematografi insana sürekli gündelik birer fotoğraf, birer anı hissiyatı vermektedir. Dolan ise bunlardan etkilendiğini söylese de, bu filmleri izleyerek kendi filmiyle uğraşmasına rağmen, sinematografi açısından oldukça başarısız. Hatta “Bazı şeyleri çekimler bittikten sonra fark ediyorum.” Bile diyor.
     Yine de tüm başarısızlıklarının yanında, Xavier Dolan’ın kadrajlarındaki sinema öğrencisi hassasiyeti/simetrisi, röportajlarda “Ben Freud okumadım, o yüzden anne-oğul ilişkisi konusunu deşemem, sorunuzu 5 sene sonra belki cevaplayabilirim.” gibi yanıtları ve aslında en önemlisi de Ozon’ un ilk dönemi ve kısa filmlerini andıran amatör heyecanı ve mütevazılığı; onu, yapacağı yeni işler için oldukça ışık saçan bir yönetmen yapıyor.
     Yeni iş demişken, Dolan 3.ve 4. Filmi için de kafa yormaya başlamış. 3. filminde kendisinin oynamayacağını açıklayan genç author,  4. filminin Amerika’da geçeceğini,aktörlerin Amerikan olacağını ve isminin “Letters to a Young Actor” veya “Why the Red Carpet Is Red.”olacağını açıkladı.


*üçgen arzu; ‘ben’ ile ‘başka’ arasına giren üçüncü ‘şey’, dolaylama. (Rene Girard)